Şükrü Portakal YAZAR
SEHPAYA GİDERKEN BİLE TÜRKİYE’Yİ DÜŞÜNDÜLER
Şükrü Portakal
2026-09-12
12 Eylül’ün
darağaçlarında yarım bırakılan hayatlar…
12 Eylül denildiğinde çoğumuzun
aklına tanklar, sokakların sessizliği, siyasi yasaklar, cezaevleri, Sabah
namazına gidemeyen Hacı Emmiler ve bir gecede değişen Türkiye gelir.
Ama 12 Eylül’ün bir de insan yüzü
vardır.
O yüz; annesine son kez bakan bir
evladın yüzüdür.
Babasına mektup yazan bir gencin
elidir.
Ülküdaşlarından helallik isteyen bir
mahkûmun sesidir.
Ve darağacına yürürken bile
bayrağını, Kur’an’ını, vatanını düşünen gençlerin yüzüdür.
İşte o yüzden 12 Eylül’ü sadece bir
darbe tarihi olarak anlatmak eksik kalır.
Çünkü o tarihin öncesinde de
sonrasında da Türkiye, gençlerini kaybetti.
Bugün isimlerini tek tek hatırlamak,
yalnızca geçmişe bakmak değildir.
Milletin hafızasına sahip çıkmaktır.
MUSTAFA
PEHLİVANOĞLU’NUN SON MEKTUBU
Mustafa Pehlivanoğlu…
Henüz gençliğinin baharındaydı.
İdam sehpasına götürülürken geride
yalnızca bir isim bırakmadı.
Bir mektup bıraktı.
Annesine, babasına…
O mektubun satırlarında bir evladın
ailesine duyduğu sevgi kadar, ölüm karşısındaki teslimiyeti ve inancı da vardı.
Mustafa'nın son mektubu, bugün hâlâ
okunurken insanın boğazını düğümlüyor.
Çünkü orada bir mahkûmun değil, annesinin
ve babasının evladı olan bir gencin sesi var.
Ve insan ister istemez düşünüyor:
Bir anne, evladının son mektubunu
eline aldığında ne hisseder?
Bir baba, oğlunun kendisine son kez
“hakkını helal et” demesini nasıl taşır?
Mustafa Pehlivanoğlu’nun ardından
kalan en büyük miraslardan biri de budur:
Bir evladın ailesine bıraktığı son
veda…
CEVDET
KARAKAŞ’IN SON ARZUSU
Cevdet Karakaş…
O da ölümün kapısında geri dönüp
kendisi için büyük şeyler istemedi.
İnsan ölümle yüzleştiğinde hayatın
bütün gösterişi anlamını kaybediyor.
Geriye birkaç şey kalıyor:
İnanç…
Vatan…
Bayrak…
Ve insanın sevdikleri.
Cevdet Karakaş’ın son arzuları da
bize bunu hatırlatıyor.
Darağacına götürülen gençlerin
hikâyesinde en dikkat çekici taraflardan biri, ölüm karşısındaki
sükûnetleridir.
Çünkü onlar için asıl mesele kendi
hayatlarının devamı değildi yalnızca.
Geride bıraktıkları ülkeydi.
FİKRİ
ARIKAN: “VATAN SAĞ OLSUN”
Fikri Arıkan…
İdam sehpasına yürürken arkasında
bıraktığı sözlerden biri, yıllar sonra bile hafızalarda kaldı:
“Vatan sağ olsun.”
Bir insanın kendi ölümünü
kabullenmesi kolay değildir.
Hele genç yaşta…
Hele önünde daha yaşanacak yıllar
varken…
Fakat Fikri Arıkan’ın son arzusu ve
son sözleri, onun kendi kaderinden önce vatanını düşündüğünü gösteren bir
hatıra olarak kaldı.
Bugün o sözü okuduğumuzda belki iki
kelime görüyoruz.
Ama o iki kelimenin arkasında koca
bir hayat var.
Vatan sağ olsun.
Bazen bir insanın son sözü, bütün
hayatının özeti olur.
CENGİZ
BAKTEMUR’UN TEBESSÜMÜ
Cengiz Baktemur…
Onun hikâyesinde insanı en çok
düşündüren ayrıntılardan biri, idama giderken gösterdiği metanettir.
Ölümün karşısında tebessüm
edebilmek…
Bu, sıradan bir davranış değildir.
Cengiz Baktemur’un son anlarında
Kur’an ve bayrak talebi, sabah namazı ve idam sehpasına yürürken gösterdiği
sakinlik, 12 Eylül hafızasının en çarpıcı sahnelerinden biri olarak
anlatılageldi.
İnsan düşünmeden edemiyor:
Bir genç, ölümün birkaç adım
uzağındayken neden yüzünde tebessüm taşır?
Belki cevabı onun inancındadır.
Belki teslimiyetinde…
Belki de arkasında bıraktığı davaya
ve arkadaşlarına duyduğu güvende…
Cengiz Baktemur'un hikâyesi bize,
insanın bedeninin son bulabileceğini fakat inandığı değerlerin onun hafızasında
yaşamaya devam edebileceğini anlatıyor.
ALİ BÜLENT
ORKAN VE YARIM KALAN HATMİ
Ali Bülent Orkan…
İdam kararının ertelenmesine sevinen
bir insan düşünün.
Ama neden?
Ölümden kurtulduğu için değil.
Yarım kalan hatmini tamamlayabilmek
için.
İşte bu ayrıntı, dönemin gençlerinin
dünyasını anlamak bakımından çok şey anlatıyor.
Bugünün hızla değişen dünyasında
belki anlamakta zorlanacağımız bir ruh hâli…
Bir insanın ölüm karşısında bile
ibadetini tamamlamayı düşünmesi…
Ali Bülent Orkan’ın hikâyesinde ölüm
korkusunun karşısında inancın nasıl durduğunu görüyoruz.
Ve insan bir kez daha susuyor.
Çünkü bazı hayat hikâyeleri uzun
cümlelerle değil, tek bir davranışla anlatılır.
AHMET
KERSE’NİN ÜLKÜDAŞLARINA MEKTUBU
Ahmet Kerse…
Onun ardında ailesine olduğu kadar
ülküdaşlarına da hitap eden bir veda kaldı.
Bir insanın ölümünden önce
arkadaşlarına söyleyecek sözlerinin olması, aslında geride bırakacağı hayata ne
kadar bağlı olduğunu gösterir.
Ahmet Kerse’nin mektubunda bir
vedadan daha fazlasını aramak gerekir.
Orada bir neslin birbirine olan
bağlılığı vardır.
Dostluk vardır.
Ülküdaşlık vardır.
Ve en önemlisi, ölümün bile
koparamadığı bir gönül bağı vardır.
Bugün o mektupları okurken belki en
çok şunu anlamamız gerekiyor:
Onlar birbirlerini sadece arkadaş
olarak değil, aynı kaderi paylaşan yol arkadaşları olarak görüyorlardı.
SELÇUK
DURACIK VE HALİL ESENDAĞ
Selçuk Duracık…
Halil Esendağ…
İki genç insan…
İki yarım kalmış hayat…
Ve iki ailenin bitmeyen acısı.
Onların son anlarında öne çıkan en
çarpıcı duygu ise helalleşmekti.
İnsanın ölümün eşiğinde bile
arkasında bıraktığı insanları düşünmesi…
Anne…
Baba…
Kardeş…
Dost…
Ülküdaş…
İnsan hayatının sonunda geriye
makamlar kalmıyor.
Servetler kalmıyor.
Kavgalar kalmıyor.
Geriye insanlar kalıyor.
Ve “Hakkınızı helal edin” sözü…
Belki de ölüm karşısında insanın
söyleyebileceği en ağır, en samimi cümlelerden biri budur.
VE KONYA’NIN
ŞAHİN’İ…
Bizim bu hikâyemizde Konya’nın ayrı
bir yeri var.
Çünkü 12 Eylül’e giden karanlık
yıllar Konya’yı da evlatsız bıraktı.
Şahin Buyrukbilen…
19 Ocak 1978…
Konya Ticaret Lisesi öğrencisiydi.
Henüz hayatının başındaydı.
Okul çıkışında uğradığı silahlı
saldırı sonucunda hayatını kaybetti. Dönemin Milliyet arşivinde olayın ardından
çok sayıda öğrencinin gözaltına alındığı ve Şahin’in cenazesinin Konya’da
kaldırıldığı görülüyor.
Konya Ülkü Ocakları da yıllar sonra
düzenlediği anma programlarında Şahin Buyrukbilen’i özellikle andı.
Şahin’in hikâyesini bu yazıya
almamızın sebebi şudur:
O, 12 Eylül sonrası idam edilen
isimlerden biri değildir.
Ama 12 Eylül’e giden Türkiye’nin
hangi acılardan geçtiğini anlatan Konya’daki sembol isimlerden biridir.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü tarih, birbirine
karıştırıldığında değil; doğru anlatıldığında anlam kazanır.
Şahin’in geride bıraktığı sözler ise
belki bütün bu hikâyenin en acı tarafını anlatıyor:
Arkadaşlarına, ailesinin
üzülmemesini ve evine yine gitmelerini söylemesi…
Bir genç, kendi ölümünün acısından
önce annesini ve babasını düşünüyordu.
İşte insanın içini yakan da budur.
BİR NESLİN
HESABI
12 Eylül’ü konuşurken bugün kimseyi
yeniden birbirine düşürmek istemiyoruz.
Bizim derdimiz hesaplaşma değil, hafızadır.
Çünkü o dönemde sağdan da soldan da
gençler öldü.
Fakat ülkücü gençlerin yaşadığı
idamlar, cezaevleri ve infazlar da tarihin inkâr edilemeyecek bir parçasıdır.
Bu gençlerin isimlerini anmak, başka
acıları küçümsemek değildir.
Tam tersine…
Türkiye’nin bütün acılarını aynı
adalet duygusuyla hatırlayabilmenin yoludur.
Devlet, geçmişin yaralarını ancak
adaletle sarabilir.
Millet ise geçmişini ancak
hafızasıyla koruyabilir.
SON SÖZ
Mustafa'nın mektubu kaldı.
Cevdet'in son arzusu kaldı.
Fikri'nin “Vatan sağ olsun” diye
özetlenen vedası kaldı.
Cengiz'in darağacına yürürken ki
tebessümü kaldı.
Ali Bülent'in yarım kalan hatmini
tamamlama arzusu kaldı.
Ahmet Kerse'nin ülküdaşlarına
mektubu kaldı.
Selçuk'un ve Halil'in helallikleri
kaldı.
Ve Konya'da Şahin Buyrukbilen'in
yarım kalan gençliği kaldı.
Onların hayatlarını geri
getiremeyiz.
Ama isimlerini yaşatabiliriz.
Onların acısını yeni kavgalara
değil, yeni derslere dönüştürebiliriz.
Çünkü Türkiye'nin bir daha
gençlerini birbirine kırdırmaya…
Bir daha darbelerin gölgesinde
yaşamaya…
Bir daha darağaçlarıyla anılmaya
tahammülü yoktur.
Bugün yapılması gereken, geçmişi
unutmak değil.
Geçmişten kin üretmek de değil.
Geçmişten ibret almaktır.
Mustafa Pehlivanoğlu'ndan Şahin
Buyrukbilen'e…
Cevdet Karakaş'tan Halil Esendağ'a…
Fikri Arıkan'dan Cengiz Baktemur'a…
Ali Bülent Orkan'dan Ahmet Kerse'ye…
Selçuk Duracık'a kadar…
Bu topraklarda hayatını kaybeden
bütün gençleri rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
Ailelerine sabır diliyorum.
Ve bir kez daha söylüyorum:
Unutmak kolaydır.
Hatırlamak vefadır.
Türkiye'nin geleceği için en büyük
sorumluluğumuz ise şudur:
Bir daha hiçbir annenin kapısını,
evladının ölüm haberi çalmasın.
ETİKETLER: konya, postası, gazete, dergi
YORUMLAR
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
YORUM YAP