avatar

Şerife TEKMEN TÜRK - Eğitimci/Yazar YAZAR

KALDIRIMDA KALAN YETİM ŞİİRLER

Şerife TEKMEN TÜRK - Eğitimci/Yazar

2026-09-23

Her seher vaktinde âh u zârında,

Düşer bir vaveylâ cihana bülbül.

Sen de mi ayrıldın gonca gülünden,

Giriftarsın derd-i hicrana bülbül…

Bazı şairlerin mezarı gösterişli taşlarla çevrilidir; adları mermerlere, kitaplara ve caddelere yazılır. Bazılarıysa hayattayken dilden dile dolaşan şiirlerine rağmen öldükten sonra bir kaldırımın kıyısında sessizce bekler. Üzerlerinden insanlar geçer; yanlarından kalabalıklar akar. Fakat çok az kişi durup o taşın altında yatan ömrün hikâyesini merak eder.

Konya’da Mevlânâ Türbesi’ni görmeye gidenlerin yolu, belki farkında olmadan böyle bir şairin kabrinin yanından geçer. Türbenin hemen yakınında, kaldırımın üzerinde mütevazı bir mezar vardır. Orada, şiirleri bir zamanlar meclisleri dolduran Âşık Şem‘i yatmaktadır.

Âşık Şem‘i, Hicrî 1198-1255, Miladi 1783-1839 yılları arasında yaşamıştır. Genç yaşında bir helvacının yanına çırak olarak verilmiş; burada yalnızca bir meslek öğrenmekle kalmamış, ahi kültürünün edep, nezaket ve dürüstlük anlayışıyla da yetişmiştir. İyi bir usta olmuş; fakat içindeki söz ateşi onu başka bir yolculuğa çağırmıştır. Şiire duyduğu sevgi ve âşıklık kabiliyeti sayesinde âşıklar meclisine katılmış, ölçülü ve etkileyici söz söyleme sanatında kısa zamanda büyük başarı göstermiştir.

Onun şiirleri yalnızca yaşadığı dönemde değil, ölümünden sonra da dilden dile dolaşmış; şairliği geniş bir çevrede ün kazanmıştır.

Şem‘i, gösterişten uzak yaşayan şen tabiatlı bir insandı. Kılığına kıyafetine fazla önem vermez, dervişane bir hayat sürerdi. Deveci elbisesiyle dolaşır; kimseye minnet etmeden, gönlünce yaşardı. Nüktedanlığı, şakacılığı ve güler yüzüyle tanınırdı. Karşılaştığı insanlara selam vermeyi, hâllerini hatırlarını sormayı, gönül almayı kendisine vazife sayardı.

Belki de onu gerçek bir şair yapan yalnızca söylediği şiirler değil, insanlara gösterdiği bu içtenlikti. Çünkü şairlik, güzel sözler söylemekten önce insanın kalbine dokunabilmektir. Şem‘i bunu hem şiirleriyle hem de yaşayışıyla başarabilmiş bir halk şairiydi.

Hayatı boyunca birkaç kez İstanbul’a gittiği anlatılır. Son seyahatlerinden birinde, üzerinde Anadolulu bir gezgin kıyafeti, başında hoş bir fes ve sırtında cepkeniyle Kapalıçarşı’da şark usulü döşenmiş bir kahveye girer. Kendini kimseye tanıtmadan bir köşeye oturur. Şiirin, sazın ve sözün hüküm sürdüğü bu mecliste âşıkları dinlemeye başlar.

O sırada âşıklardan biri, Şem‘i mahlaslı bir şairin koşmasını okumaktadır. Kendi şiirini bir başkasının dilinden dinleyen koca âşık, önce sessizce bu güzel anın tadını çıkarır. Sonra yerinden doğrular ve büyük bir nezaketle:

“Verin şu sazı Allah aşkına, bir de ben çalayım.” der.

Kahveyi dolduran âşıklar, karşılarındaki sade giyimli Anadolu insanının kim olduğunu bilmedikleri için ona gülerler. Hatta içlerinden biri, “Keçinin yemediği ot başına vurur.” diyerek onu küçümser.

Şem‘i ise söylenenlere aldırmaz. Anadolu insanına özgü bir ağırbaşlılıkla sazı eline alır. Teller dile, kelimeler kanada dönüşür. Çalıp söylemeye başlayınca az önce kendisiyle alay edenler, büyük bir hayranlık içinde onu dinler. Meclisteki herkes yaptığı hatayı anlamıştır. Mahcubiyetlerini dile getirip özür dilerler.

Şem‘i kırılmaz, öfkelenmez, kimseyi incitmez. Yalnızca kim olduğunu söyler.

İşte gerçek ustalık da biraz budur: Kendini uzun uzun anlatmak yerine sanatının konuşmasına izin vermek…

Onun saz ve sözdeki ustalığı zamanla saraya kadar ulaşır. Padişah tarafından kabul görür ve kendisine İstanbul’da kalması teklif edilir. Fakat Şem‘i, gördüğü ilgiye teşekkür ederek memleketi Konya’ya dönmeyi tercih eder. Kendisine “çarşı ağalığı” unvanı verilerek taltif edilir ve Konya’ya gönderilir.

Şem‘i artık önemli bir mevkinin sahibidir. Çarşı esnafının işlerinden sorumlu olmuş, sanat ve meslek sahipleri onun idaresinde çalışmıştır. Fakat makam, onun sade yaşayışını ve derviş gönlünü değiştirmemiştir.

Yıllar geçip ömrünün sonuna yaklaştığını hissettiğinde, “Kalıbı dinlendireceğim.” diyerek vefatından sonra gömülmek istediği yeri belirler. Ardından son koşmasını söyler:

“Yetiş ey vefasız, helalleşesin,

Şem‘i ecel kadehini içti, gidiyor…”

Bu dizelerden sonra kendisine başka şiir söylemek nasip olmaz. Âşık Şem‘i, 1839 yılında, 57 yaşındayken Konya’da Hakk’a yürür. Mütevazı kabri, bugün Hz. Mevlânâ Türbesi’nin yakınında, kaldırımın üzerindedir.

Şimdi insanlar Mevlânâ’ya doğru yürürken belki onun yanından da geçiyorlar. Kimi aceleyle, kimi düşünceli, kimi de elindeki telefonun ekranına bakarak… Oysa kaldırımın kenarında yalnızca bir mezar değil; bir dönemin şiir geleneği, Anadolu irfanı ve unutulmuş bir şairin kırgın sessizliği bekliyor.

Bazı şiirler kitaplarda korunur, bazıları hafızalarda… Bazılarıysa şairiyle birlikte bir kaldırımın kenarında yetim kalır.

Bu yüzden yolunuz bir gün Konya’ya, Mevlânâ Türbesi’ne düşerse kalabalığın içinden biraz ayrılıp Âşık Şem‘i’nin mütevazı kabrini de arayın. Başında bir Fatiha okuyun, ruhuna bir dua gönderin. Belki onun çoktan unutulduğunu sanan şiirlerinden biri, o anda yeniden kanatlanır.

Çünkü şairler toprağa verildiklerinde değil, unutulduklarında ölürler.

Âşık Şem‘i’yi, Konya sevgisini dile getirdiği şu dizeleriyle rahmetle analım:

Aşk u şevk ile kurulmuştur binası Konya’nın,

Ol sebepten bâd-ı cennettir havası Konya’nın.

Hicrine matlubunu kılmış muhayyer âşıkı,

Davet etmiş dostuna, olmuş hevası Konya’nın.

Hor gezer âdemleri amma velî irfan olur,

Hafızı gayet cerî, âlimleri umman olur.

Hâsılı bir katre âbın nûş eden aslan olur,

Galiba toprağının bu iktizası Konya’nın.

ETİKETLER: konya, postası, gazete, dergi

Şerife TEKMEN TÜRK - Eğitimci/Yazar

Şerife TEKMEN TÜRK - Eğitimci/Yazar YAZAR